Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Temmuz 2015 Salı

Dünya Tek Kişilik Bir Gemi




Karlı bir Şubat akşamüstüsü, İstanbul Bakırköy'deki bir hastanede, Denizli'li bir babanın ve Hopa'lı bir annenin evladı olarak ve hemşirelerce "mercimek" diye adlandırılacak kadar minik boyutlarda doğduğum anlatıldı bana.  

Ben görmedim, duymadım, bilmiyorum... Zira anamın memesinden başka bir şeye ihtiyaç duymayacak kadar kendimden geçmiştim... Şuursuz, bilinçsizdim... 

Anne babamın yalancısıyım yani...Bana ne söylendiyse o... 

Mercimekliğimden, ilezeliğimden, prematüreliğimden bugünlere hiçbir iz kalmamasından olacak, şüphelendiğim anlar oluyor; 
Ya söyledikleri zamanda, söyledikleri yerde doğmamışsam!!! 

Burç, murç, yükselen, mükselen hepsi yerle bir oluyor anında; oysa tam bir Kova olduğuma öyle bir inandırmışım ki kendimi yıllarca, zodyak'ın herhangi bir yerinde kendimi ev'imde hissetmeme imkan yok bu saatten sonra... 

Ya Denizli'li bir babanın ve Hopa'lı bir annenin Müslüman çocuğu olarak değil de maazallah, Kürt, Ermeni, afedersin Alevi, İsrail dölü, İngiliz ajanı, paralel devlet, pis Yahudi, gavur tohumu falan olarak doğduysam? 

Gözlerim de biraz çekik ama, Allah'tan Türkçe'yi ana dilim gibi konuşabiliyorum. Üç kulüfallah bir elhamı da ezberden okuyabildiğimden, bence yukarıda saydıklarımdan hangisi olarak dünyaya gelmiş olursam olayım, her türlü yediririm kendimi bu kültüre... 

Bak şöyle; 
Ne mutlu Türk'üm diyene... 

Ben doğmadan bir gece önce Abdi İpekçi suikastı olmuş. O zamanlar öyle ultrasonla cinsiyet belirlemeler falan yok tabii, ne çıkarsa bahtına... Gazeteci olan babam, meslektaşına biçilen kaderin üzüntüsüyle, eğer erkek olursam adımın "Abdi" olmasını istemiş. Abdi İpekçi'yi sonsuz saygıyla anarken, bu ismin bana okul yıllarımda çıkaracağı zorluklar sebebiyle kız olarak doğmama sevindiğimi söylemem sorun olmaz diye düşünüyorum. 

Daha sonra tanıştığım bir dosta anlattığım bu hikayeden sonra, onun da benimle aynı gün doğmuş ve Abdi ismi verilmiş erkek kuzeninin gencecik yaşta askerde şehit olduğunu öğrenmek de burada bahsetmeden geçemeyeceğim bir detay...  

Ne acı şey, bir mercimek olarak dünyaya gelmek, bir insan olarak yaşamak, ümitler beslemek, hayaller kurmak ve kim bilir kimin bir şeyleri yanlış anlaması ve anlatması sonucu gencecik yaşta ölüp gitmek...urada, su kadar asker şehit oldu" diye halka duyurulması, o kurduğun hayallerin toptan yok olduğunun...  

Bir sayıya dönüşmek önce devlet lisanında, sonra da hayattayken hiç tanımadığın birinin anlattığı sığ bir hikayedeki belirtilmeden geçilemeyecek bir detaya... 

Olsun... 
Ne mutlu Türk'üm diyelim ve bağlanmayacak gibi görünen yazımızı bir nihayete erdirelim... 

Demek istediğim o ki; 

Kendi küçük yaratılış efsanemin bilinen tüm gerçekliği annemin babamın bana anlattıklarından ibaret... Sizinki de sizlere anlatılandan...  

Kendim hakkında anlattığım bu hikayenin gerçekliği ise benim sözlerimden ibaret... Bunların tamamını uydurmamış olmam için hiçbir sebep yok...  

Soyumuzun Osmanlı'ya kadar dayandığını, paşa dedemin 10. yaşımda hediye ettiği midillinin  genç yaşta intihar ettiğini, büyük babamın Mustafa Kemal'in şarapnel saplanan cep saatini nasıl da ustalıkla tamir ettiğini falan da anlatsam gerçeklik bundan fazla olmayacaktı... 

Yani diyeceğim o ki; Dünya tek kişilik bir gemi... Ve çok ünsüz ve çok önemli şairin dediği gibi;  
Ben kendi başımdaki en önemli şapkayım... 


Günlerden Eylül, aylardan Ergin Günçe  

Günlük şarabımız var maşrapa içinde 
Külde pişmiş patatesler ve eşsiz pilavzerde 
Din kitaplarımız, putlarımız, telvelerimiz 
Yeleği de köstekli bir amca kahvesinde 
  
Suratı çilli günler, gölgesi uzun günler 
İşte bir bağ bozumu, işte bir çıngıl üzüm 
Gökyüzüne yaslanıp saatimi kuruyorum 
Kimsecikler duymasın bir Tanrı olduğumu 
  
İstersen bu Duayı bir Çınara söylerim 
Ben kendi başımdaki en önemli şapkayım 
Islıkla her türlü marşı çalan bir Arap 
Bazen bizim orada bir yokuştan iniyor 
  
İşte durumlar böyle ey Kandil Simitleri 
Bir değirmen bu günler kalbimi öğütürüm 
Serentiler kurarım ömrümü kuruturum 
Haritamda denizlerin yerleri değişiktir 
  
Günlük peynirinizi bize veriyor 
Kızarmış bayat ekmek, suda kaynamış pirinç 
Sen ne dersen de yeleği köstekli Kahve 
Durup dururken Tanrımı seviyorum 
  
Günlerden Eylül aylardan Uzun Eşek 
Bir Tabanca çıkarıp kendimi vuruyorum. 

Ergin Günçe 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Kara İncir Ve Küçük Taze Cevizin Valsi













Günlerden bir gün, uzun yaşam macerasının kim bilir kaçıncı meyvesini vermek üzere olan ceviz ağacının 
üzerindeki bir ceviz, artık dalından koparılmaya hazır hale gelmiş ve "yaşasın" demiş, "oldum"… 

Ağacın diğer bütün yaprakları onun bu şen mezuniyetinden habersizmiş. Çünkü onlar bu ağacın bir ceviz ağacı olduğunu bilmiyor ve buranın kendilerinin yaşaması için hazırlanmış, onlara ait bir konak olduğunu sanıyorlarmış. 

Bütün yapraklar, kendi küçük varlığının ve fevkaladeliğinin düşüne dalmış, rüzgarla oradan oraya savruldukları bir hayat yaşıyorlarmış.


Etraflarındaki diğer yaprakları da görüyor, hissediyor, fakat fiziksel olarak ne kadar benzerlerse benzesinler, kendilerinin diğer tüm yapraklardan daha özel olduğunu düşünüyorlarmış. 
Aslında birbirleriyle hemfikir oldukları tek konu çoğu zaman buymuş. 

Önceleri henüz olgunlaşmamışken tıpkı yapraklar gibi yeşil olduğu için, fark edilmesi oldukça zor olan küçük taze ceviz, büyüyüp kabuklanmaya başladıkça dikkat çekmeye de başlamış.  

Sonra yaprakların bir kısmı, onu fark etmiş, fakat ne olduğunu anlamlandıramadıkları bu şeyi görmezden gelmeyi tercih etmişler ve o hiç orada yokmuş gibi davranmışlar. 
Küçük taze ceviz aldırmamış, büyümüş... 

Bir kesim yaprak ise, onu itmiş, dışlamış, ötekileştirmiş. Kendini buraya ait hissetmemesini sağlamaya çalışmışlar. 
Küçük taze ceviz aldırmamış, büyümüş... 

Diğer bir kesim yaprak da, taze küçük ceviz hakkında kötü konuşuyor, ona iftira ediyor, arkasından ali cengiz oyunları oynuyormuş. 
Ama küçük taze ceviz sadece büyüyormuş... 

Yapraklar ait oldukları yerin kendilerine ait olduğu zannına kapılarak, koskoca bir mevsim boyunca caka sattıktan sonra, sararıp soluyor, dökülüp, uzaklara savruluyorlarmış. 
Küçük taze ceviz ise hala orda... 

Ağaç her mevsim dökülen yaprakların yerine yenilerine hayat verirken, yaprakların her seferinde ve her seferinde kendilerini ağacın sahibi tayin eden bu kibirli tavırlarını tebessümle karşılıyormuş. Çünkü olmuş olanı da, olmakta olanı da, olacak olanı da bilen ağacın küçük, taze cevizler yetiştirmekten başka bir gayesi yokmuş. 
Ve ne yazık ki, ceviz olmaya giden meşakkatli yol yapraklıktan geçiyormuş.

Küçük taze cevizin azmini ve kararlılığını gösterebilen bütün cevizler sonunda bir gün "yaşasın, oldum" demiş. Lakin bunların bazıları, dışarıdan olmuş gibi görünse de aslında içleri olmamışmış.  
Çünkü; 

Bazıları yaprakların kendilerini görmezden gelmesi karşısında, dikkat çekmemek için yaprak gibi görünmeye çalışmış ve hiç büyümemeyi tercih etmişler. 

Bazıları yaprakların kendilerini dışlamasından çekindikleri için kendilerinin de bir yaprak olduğu yalanını söylemiş ve zamanla buna kendileri de inandıklarından içleri kof kalmış. 

Bazıları da haklarındaki iftiralar ve içine çekildikleri oyunlar karşısında güçlü duramamış, içlerini dolduran kurtçukların fısıldadıkları vesveseler yüzünden çürümüş, başkalaşmış, pisleşmişler. 

Dışarıdan bakınca kabuğu sağlam cevizler görüp de, kurtlanmış içlerle karşılaşanlar, onları öyle bir tiksinti ile atmışlar ki ellerinden, ağaç bile utanmış. 

Fakat bizim küçük taze ceviz, kararlılığını ve isteğini her zaman muhafaza ettiğinden olacak, bütün aşamalardan başarı ile geçmiş. 
Ceviz olma görevini o kadar büyük bir başarı ile tamamlamış ki, bundan sonra yapraklar gibi dalından dökülüp savrulsa bile gam yemezmiş. 
                                     *                               *                                        * 
Meğer bizim küçük taze ceviz, hemen yanı başındaki incir ağacının üzerinde kendi mücadelesini veren bir kara inciri izler dururmuş ne zamandır. Zira kara incirin çetrefilli yolculuğu sırasında çektiği benzer çileleri gören küçük taze ceviz, onu her zaman kendine yakın bulurmuş, bir o kadar uzak. 

Birbirleriyle böyle benzer ve böyle apayrı yollarda, ama aynı menzile doğru ilerlerlerken, bir küçük kavuşabilme ümidinden güç alıyor, bir gün, bir damakta olsun buluşup, tek bir vals yapabilmeyi umarak zor günlere ayrı ayrı ama beraberce göğüs geriyorlarmış. 

Nihayet görevlerini tamamlayıp olmaları gereken şeye dönüşebildiklerinde, artık bir daha görüşünceye kadar ayrılmak zamanı gelmiş. 
Kavuşmak pek çok ayrılanlar için bir hayal olsa da, birbirlerini kaybetmemeye söz verenler için muhakkaktır.  

Zira küçük taze ceviz ve kara incir, çok geçmeden bir damakta buluşmuş ve söz verdikleri valsi yapmışlar. Biri cevizliğinin, diğeri de incirliğinin doruğunda, olgunluklarının tamında, olması gereken yerde ve zamanda... 
Yeniden buluşacakları gün birbirlerini tanımaları için söylemeleri gereken cümleleri fısıldamışlar birbirlerine ve bir kez daha ayrılmışlar, yeniden buluşuncaya kadar... 
                      *                                    *                                       * 
Uzun zaman sonra ve hem de uzun zaman önce, zamanın herhangi, ama tam olarak olması gereken bir yerinde, bir akşam, bir kadın, bir yerden giderken, bir adam yanına yanaşmış ve çantasını işaret ederek; "bu ne biçim bir çanta böyle" demiş. Kadın bunu duyduğunda bir şey hatırlamış gibi olmuş ama ne hatırladığını hatırlaması için doğru zaman gelmediğinden tam hatırlayamamış.

Sonra aradan bir zaman daha geçtiğinde, adam ve kadının yolları tekrar kesişmiş. O zaman da kadın adama "bende bir anadan doğmadım mı? " diye sorunca, adam da bir şey hatırlamış gibi olmuş ama ne hatırladığını hatırlaması için doğru zaman gelmediğinden tam hatırlayamamış. 

Ama o gece birbirlerini öptüklerinde ikisinin de damağında kara incir ve taze ceviz tadı kalmış. 
Ve geçmişte ve gelecekte ve anda olan her şey aynı anda yaşanmakta olduğundan, o anda, onlar birbirlerini öperken oluşan o küçücük kavuşabilme ümidi, küçük taze cevizi büyüten güç olmuş... 

10 Mayıs 2015 Pazar

Ley Hatları



Ley hatları dünyamızın, üzerinde yoğun bir enerji akışı gerçekleşen manyetik hatlarının bulunduğu enerji damarlarıdır. 
Dünyayı saran bu hatların birbirleriyle kesiştikleri noktalar, büyük enerjilerin açığa çıktığı, bir bakıma yeryüzü enerjisinin kaynak noktaları, dünyanın enerji cennetleridir. 






Ley hatları adeta gözle görülmeyen bir elektrik kablosu gibi dünyayı çepeçevre sarar. Yıldızlardaki, gezegenlerdeki, güneşteki, tüm evrendeki enerjileri alıp dünyaya, dünyadaki enerjileri de evrene yayar. 




Ley Hatlarının Keşfi 

Her şey 1921 yılında, Britanya'nın kullandığı yolların temeli olan antik Roma yollarını inceleyen Arkeolog Alfred Watkins'in eski Roma yollarının daha da eski uygarlıklara ait olan yollar üzerinde kurulduğunu bulmasıyla başlıyor. 

Antik haritalar, bölgelerin yeni isimleri ile eski dillerdeki isimleri arasındaki benzerlikler ve çatal-çubuk gibi yöntemlerle ley hatlarının yerini tespit eden Alfred Watkins, kullandığı bu yöntemler sayesinde, çoktan toprak altında kalmış, modern hayatta varlığı hiç bilinmeyen pek çok eski yapıya ulaşıyor. 

Ortada varlığına dair hiçbir iz bulunmayan bu arkeolojik eserler, ley hatları üzerinde boylu boyunca uzanmış, adeta birinin gelip onları bulmasını bekliyor. Onları bulmak için yapılması gereken tek şey ise, ley hattının nereden gelmekte ve nereye gitmekte olduğunu bulmak. 

Çünkü uygarlıklar, gözle görülemeyen bu enerji akışını hiç terk etmemiş, zaman içinde yerlerini birbirlerinden devralırken ley hatlarına sadık kalarak yapılanmışlardı. 
Yol boyunca bu enerjiden faydalanmak ister gibi, anayollar ley akışları üzerinde kurulurken, mabetler, tapınaklar, kutsal yapılar ley hatlarının kesiştiği noktalar üzerine inşa edilmişti. 

Konu açığa çıktığında beklenen ilgiyi görüp daha derinden incelenince, bu yapıların bir zincir halinde tüm Avrupa boyunca devam ettiği anlaşıldı. Keltler ve Druitler tarafından inşa edilmiş tapınaklar, yerini zamanla Avrupa'yı etkisi altına alan Hıristiyanlık dininin kutsal yapılarına bırakmıştı. 

Araştırmaların kapsamı geliştikçe, dünya üzerinde haberdar olduğumuz ve adını bile duymadığımız önemli yapıların çoğunun aslında ley hatlarını görünür kılmak için inşa edilmiş yapılar olduğu görüldü. 

Ley hatlarından yayılan enerji pozitif ya da negatif şekilde yayılım gösterdiğinden, bu yapıların özellikle belli merkezlere inşa edilmesinin sebepleri ile ilgili de iki farklı görüş bulunuyor.  

Birinci ve pozitif bir yaklaşıma göre ley hatları üzerinde kurulan binalar, sağlığını, başarısını, iyi şansını, buradan aldığı pozitif enerjiden sağlıyor.  



Özellikle Uzakdoğu'da uygulanan Feng Shui biliminin de çıkış noktası sayılabilecek bu görüş, olumlu bir akışa ve yaşamsal berekete sahip bir toprak parçası üzerinde kurulan mekanların, su, ateş, hava, ışık gibi etkenlerin doğru kullanıldığı bir yerleşim biçimi içinde, kötü enerjileri bloke ederek, iyi enerjileri içerde tuttuğu, sağlıklı, bereketli, mutlu birer yaşam alanına dönüştüreceği düşüncesinden yola çıkıyor. 




Bu açıdan bakıldığında Çin'de Dragon Çizgileri olarak adlandırılan Ley Hatları üzerinde uzanan devasa uzunluktaki meşhur Çin Seddi'nin, bize ezberletildiği gibi yoğun Türk akınlarını durdurmak dışında, kötü enerjiyi dışarıda, iyi enerjiyi de içerde tutan bir blokaj sistemi oluşturmak gibi bir amacı olabileceği fikri akla geliyor. 




Zira yine aynı Çinliler, insan vücudu üzerinde yaşamsal enerjilerin aktığı hatlarda oluşan tıkanıklıkları dengelemek için belirli bölgelere iğneler saplamak suretiyle geliştirdikleri Akupunktur Tedavisi ile binlerce yıldır, pek çok hastalığı enerji akışını kontrol ederek iyileştiriyorlar. 


İkinci ve negatif görüş ise, ley hatları üzerine yerleştirilen yapıların, dünyayı, hastalık, fakirlik, çeşitli felaketler ve savaşlar yaratacak şekilde kötü enerjiyi yönetmekte kullanmak amacıyla inşa edildikleri yönünde.

Masonlar, Siyonistler, Deccal, şeytan, Lucifer gibi tanıdık simaların organize ettiği düşünülen bu sistematik kötülük kapsamında, dünyada olup biten tüm hezeyanın başlıca sorumlusu ley hatları üzerinde kurulan yapılar. 


Ley hatlarındaki enerjilerin de her güzel şey gibi hem iyi, hem de kötü niyetlerle kullanılabileceği fikri makul olmakla birlikte, her dinin ley hatları üzerindeki kendi kutsal yapısını iyi niyetli, diğer inançlarınkini ise şeytani amaçlara hizmet eden yapılar olarak değerlendirmesi çağdaş! dünyanın tanıdık kafatasçı yaklaşımlarından biri olmaktan öteye gitmiyor.  




Eski Haritalarda Ley Hatları 

Enlem, boylam, paralel, meridyen gibi kavramların bulunmadığı zamanlara ait haritalarda, gizemli çizgiler, bu çizgilere ait kesişme noktaları, akışlar bulunur.

Alfred Watkins ley hatlarını araştırırken antik haritalardaki bu işaretlerden faydalanmıştır. 
Portolan tarzında yapılmış olan Piri Reis haritalarındaki çizgiler ve kesişme noktaları ilginç şekilde ley hatlarıyla örtüşmekte. 

Modern teknolojinin olmadığı dönemlerde, ley hatlarının yerini bulmak için çatal çubuk yöntemi ile yapılan ölçümler, günümüz teknolojisinin gelişmiş cihazları ile yapılan ölçümlerle birebir örtüştüğünden, eski zamanda çıkarılmış ley haritalarının doğru olduğu anlaşılmaktadır. 

Ley Hatlarındaki Enerji Akışı 

Sabit olmayan ve zamanla kayan, değişen leylerin akışı oldukça spesifiktir. Ekvator üzerinde bulunan kubbe biçimindeki dağlarda saat yönünün tersine, ekvatorun altında bulunan dağlarda ise saat yönünde spirallenirler.  
Ley hatlarının akışı piramit şeklindeki dağlarda yukarı doğru aktığından, dağ zirveleri yüksek frekanslar içerir. 
İnsan bedeninin geçirdiği değişimler gibi, dünya da değişmekte, farklılaşmaktadır. Aynı şekilde ley sistemi de uyarılmakta ve değişmekte. 
Dünya'nın yaklaşan mezuniyeti, yükselişin habercisidir ve hem dünyanın hem de insanın hassaslık seviyesi ayarlanmaktadır.

Ley Hatları Ve Atlantis 

Nikola Tesla, elektriğin kablosuz olarak iletilebileceğini öne sürdüğünde, Edison'un siyasi çevresinin gücü bu buluşun topluma yayılmasını önledi. Oysa Tesla'nın çalışmalarının temeli kadim bir bilgiye dayanıyordu. 
Benzer bir fikirle günümüzde, altına elektrik akımı döşenmiş, enerjisini üzerinde gittiği yoldan alan manyetik otobanlarda, yerden hafifçe yüksekte giden arabalar tasarlanıyor.  




Peki eski uygarlıklar, bizim unuttuğumuz ley akışlarını kullanarak şu anda ancak hayalini kurduğumuz bir teknolojiye sahip olamazlar mı? 


Atlantis ve Mu'nun günümüz teknolojisinden çok daha gelişmiş bir teknolojiye sahip olabileceği düşüncesi pek çokları için fantastik bir kurgu olmaktan öteye geçmiyor. 

Elbette, "Atlantis'in uçan arabaları" fikri, dudağınızda alaycı bir tebessüm yaratabilir. Fakat bunların sadece doğanın kanunları içinde, tabiat ile uyum içinde hareket eden araçlar olduğunu ve "teknoloji" kelimesinden anlaşılması gerekenin de, dünyanın zaten sahip olduğu bir enerjinin doğru şekilde kullanılmasından ibaret olduğunu düşünürsek, uçan arabalar fikri biraz daha akla yatkın görünmez mi? 


Ayrı bir inceleme konusu olan Hindistan'ın Mahabarata Destanı'nda anlatılan ve günümüz teknolojisinden çok daha ileri araç ve silahların kullanıldığı büyük savaşların Atlantis'in sonunu getirdiğini, uygarlıkların çöktüğünü ve bir zamanlar gezegenin kendisinden ve evrenin geri kalanından alınan enerjileri insanlığın faydasına kullanmak amacıyla inşa edilen piramitlerin, bugün hala sırrı çözülememiş, geometrik şaheserler olarak kaldığını düşünenler az değil.

Bağdat Pili 



Arkeolojik kazılar sonucunda Druid'lerin yaşadığı bölgelerde, ki bu bölgelerin kuvvetli ley akışları üzerinde kurulu olduğunu söylemiştik; pil yapımında kullanılan karbon, çinko ve demir bulunmuş. Oysa pil yapımı Druidlerden binlerce yıl sonra bulunacakken... 



Kimyasal enerjinin depolanarak, elektriksel bir forma dönüştürülmesini sağlayan pil, gelişimine 1800'de İtalyan fizikçi Alessandro Volta ile başlamışken, nasıl oluyor da Arkeolog Dr. Wilhelm Konig, Irak'ta yaptığı kazılar sırasında M.Ö 2550 yılına ait olduğu saptanan bir pil buluyor? 



Dr. Konig Irak'taki Sümer kazıları sırasında, parlak sarı kilden yapılmış, 15 cm yüksekliğinde 2000 yıllık bir çömlek bulur. İlginç olansa çömleğin içinde bulduğu, 3.8 çapında, 5 cm yüksekliğinde, kenarları 60/40 oranında kurşun-kalay karışımıyla kaplanmış, ki bu oran günümüzde pil yapımında kullanılan en iyi kurşun-kalay karışım oranı olarak biliniyor, bakır levhadan yapılmış silindir. 


İşte bilim adamlarını şaşkına çeviren ve dünyanın en gizemli on nesnesinden biri olarak kabul edilen bu buluş "Bağdat Pili" olarak biliniyor. 

 















Ley Hatları Üzerinde Araştırmalar 



Bu konuyla ilgili bir başka deneyde de radyetesi uzmanı Bill Louis, Londra Emperial Kolejden
Dr. Eduardo Balonovski ve ünlü bilim adamı Fizik ve Matematik Profesörü John Taylor’la birlikte güney Galler’de bir nehir kenarında bulunan 4 metrelik tarih öncesi bir taşı incelediklerinde Bill, bu taştan zamanla değişen bir manyetik alanın varlığını hissetmeye başlar.  



Bill’ in akabinde Taylor ve Balanovski, bu taşı Gauss-metre (manyetik ölçerle) ölçtüklerinde bu alanın İngiltere’ ye ait olan 0,47 gaussluk değerinin üzerinde olduğunu, ayrıca bu enerjinin spiral biçimde uzaya doğru yayıldığını tespit etmişlerdir.  
Ley hatları üzerine konulan taşların tesadüfi olarak belli hizalarda ve mesafelerde konumlandırıldığını düşünen bazı matematikçiler de iddialarını bilgisayar yardımıyla kanıtlamak için yaptıkları araştırmaların sonuçları karşısında büsbütün şok geçirmişlerdi.  
Çünkü, matematiksel olarak da bu taşların tesadüfi yerleştirilemeyeceği net olarak görülmüştü. 

Aynı şekilde 1900’ yılların başında Greenwich Rasathanesi müdürü Sir Norman Lockyer ile 30’lu yıllarda Oxford Üniversitesi Mühendislik Bölümünden Prof. Alexandre Thom da çok geniş çaplı araştırmalarda bu taşların ley hatları boyunca tesadüfi olarak yerleştirilmediğini kanıtlamışlardır. 


80’ li yılların başında Arkeoloji Enstitüsünde araştırmacı olan inorganik kimyacı Dr. Don Robbins de taşlardan kurulu dairesel yapıların çeşitli (E-M) enerji yayımladıklarını bilimsel olarak tespit etmiştir.  
Dr. Robinson’ un keşfettiği, sadece bununla sınırlı değildi. 

Bunun yanında bu taşlardan gece ve gündüzün eşit olduğu Mart ve Eylül gün dönümlerinde çok daha yüksek frekanslı dalga yayınımı olduğunu, topraktaki radyoaktivite oranının daire dışında olana oranla çok çok düşük bulunduğunu ve bu taş yapıdaki enerjinin uzaydan gelerek dünyaya kadar inen kozmik ışınları durdurup koruyucu bir kalkan gibi hep bu dairenin dışında tuttuğunu da belirlemiştir. 


Dünya üstündeki hatları gösterdiği iddia edilen bir Google Earth dosyası var. Sisteminizde ücretsiz bir program olan Google Earth yoksa önce yükleyin. 
kmz formatındaki dosyayı şu adresten indirebilirsiniz.  Google Earth açıkken dosyayı çift tıklayıp açarsanız bu çizgiler otomatik olarak Google Earth üstüne yükleniyor.